Ben HUZUR bulmanı isteyenlerdenim, Sen; Belki ACI SÖYLEYEN BİR DOST, Belki de HUZUR'A GİDEN BİR YOL'da diyebilirsin... Kalbimin Huzuru (Kitap) - Şükrü Çalışkan
6 Haziran 2018 Çarşamba
İçimiz ne yanıyorsa duamız o kadardır.
Dua kulun itibarıdır.
Allah’la arasındaki en büyük sırdır.
Dua eden insan kendi aczini, çaresizliğini, ihtiyacını ve aslında hiçbir şeye gücünün yetmediğini itiraf eder.
Buna karşılık kendisini işiten, her haline nigehban ve ihtiyaçlarını karşımaya muktedir bir Zât’ın varlığını ve dualara karşılık verdiğini kabul eder.
Duadaki en önemli sır budur.
Ne istediğinden ya da istediğinin verilip verilmediğinden önce esas olan bu sırrı kavramaktır.
Duada önemli olan kulun Rabbine teveccühüdür.
Bu teveccühün sürekliliği kul ile Rabbi arasındaki münasebeti kuvvetlendirir.
Bu yönüyle dua insanın imanına ve yakînine tesir eder.
Dua eden kul, Rabbinin Kudreti’ne, Keremi’ne ve Rahmeti’ne güvenip dayanmıştır. Böyle bir itimad ve istimdad hissi, insana “Kâinata meydan okuyabileceği” bir şecaatin kapılarını açar.
Dua iki tarafı parlak bir ayna gibidir.
Aynanın bir yüzü Rabb-i Rahîm’e müteveccihtir.
Diğer yüzü ise insanın kalbine, vicdanına dönüktür.
Dua eden insan her bir cümlesiyle hem Rabbine arz-ı halde bulunmuş hem de o talebi kendi vicdanına deklare etmiş olur.
Bu bir nevi kişinin kendini terapiye alması demektir. Sözgelimi “Filan günahımı affet Allah’ım” diye niyaz eden bir kul, hem Cenab-ı Hakk’tan af dilemekte hem de kendi nefsine“Bir daha o günahı işleme!” ikazını yapmaktadır.
Ya da “Allah’ım, hapiste, zindanda, hücrede bulunan, sorguda, nezarette, işkencede veya sürgünde çile çeken kardeşlerime tez zamanda ferec ve mahreç lütfeyle, onları sıkıntıdan kurtar!” diye yalvaran muzdarip, bir yandan Rabbine kardeşleri adına beyaz bir dilekçe sunarken, diğer yandan kendine “Bu kardeşlerin için başta dua olmak üzere daha çok şey yapmalısın!” görevini vermektedir.
Aynı şey evrad u ezkar için de söz konusudur.
Günde yüzlerce defa “Lâ ilâhe illallah” diyerek Zât-ı Ulûhiyet’e, tevhidine iman ettiğini ikrar eden insan kendi kalbine de “Sakın içinde Allah’tan başka bir ma’bûda, bir maksuda, bir mahbuba yer verme!” tembihinde bulunmaktadır.
“Dua ederken dilimizden dökülen her kelimeye, her cümleye kalbimizin de iştirak etmesi” ifadesi ile kastedilen budur.
Maksat, ne dediğimizin, ne istediğimizin şuurunda olmak ve her isteğimizi aynı zamanda kendi nefsimize ve iç dünyamıza da telkin etmektir.
Kul, Rabbi katındaki değerini öğrenmek istiyorsa O’na ne kadar dua ettiğine bakmalıdır.
Çünkü Allah Teâlâ “De ki, duanız olmasa Rabbim size neden değer versin ki!”
(Furkan/77) meâlindeki ikazıyla kulun Hak nezdindeki değerinin duasıyla doğru orantılı olduğu ilan ediyor.
Şu halde dua kulluğun esasıdır.
Efendimiz de “Dua ibadetin omuriliği mesabesindedir” beyanıyla, dua ile taçlanmayan ve sonu duaya varmayan ibadetin felçli bir bedenden farkı olmadığını anlatıyor.
Önemli bir husus
Tam burada bir hususu hatırlatmakta fayda var; insanlar da dâhil olmak üzere bütün varlık âlemi hayatını Rahmâniyet’in kanunlarına bağlı olarak sürdürür.
Modern bilimin, adına “tabiat kanunları” dediği âyât-ı tekvîniyye bizim için hayat kanunları mesabesindedir.
Bu kanunlara uymak da Kur’an’da bizlere tebliğ edilen kanunlara uymak gibi zorunludur.
Hasta olanın gerektiğinde doktora başvurması, ilaç kullanması, istirahat, ameliyat gibi tedavi usullerini yerine getirmesi; acıkan kişinin yemek yemesi, susayanın su içmesi, yorulanın dinlenmesi, üşümemek için sıkı giyinmesi vs bu kanunlardan bazılarıdır.
Bir hedefe ulaşmada gereken sebeplere riayet de diyebileceğimiz bu kanunlara uyma, kanunların Sahibi’ne itimad ve itaat demek olduğundan “fiilî dua” olarak adlandırılır.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder