30 Ağustos 2016 Salı

Ey doğruların yardımcısı olan Allah’ım..!

Gencin biri Kâbe’de hep, Ey doğruların yardımcısı olan Allah’ım, ey haramdan sakınanların yardımcısı olan Allah’ım, sana hamdü sena ederim diye dua eder. 
Bu durum herkesin dikkatini çeker. 
Biri, (Neden hep aynı duayı yapıyorsun, başka bir şey bilmiyor musun?) der. 
O da anlatır:
7-8 sene önce yine Kâbe’de iken içi altın dolu bir torba buldum. 

Tam 1000 altın vardı. 
İçimden bir ses (Bu altınlarla, şunları şunları yaparsın) diyordu. 
Hayır dedim kendi kendime, bu benim değil, başkasının malı, kullanmam haram olur dedim.

Bu sırada biri, (Şöyle bir torba bulan var mı?) diye bağırıyordu.

 Çağırdım onu, nasıl bir torbaydı, içinde ne vardı diye sordum. 
Torbayı tarif etti ve içinde 1000 altın vardı dedi. 
Al öyleyse torbanı diyerek verdim. 
Adam torbayı açıp içinden bana 30 altın verdi.

Pazara gittim. Temiz yüzlü genç bir esiri [köleyi] överek satıyorlardı. Gencin temizliği dikkatimi çekti. Yanlarına gittim, bu köle için ne istiyorsunuz dedim. 30 altın dediler. 

Adamdan aldığım 30 altını verip genci satın aldım.

Bir iki yıl geçti. 

Genç çok çalışkan, çok edepli idi. 
Onu aldığıma çok memnun olmuştum. 
Bir gün onunla giderken karşıdan iki üç kişi geliyordu. 
Genç bana dedi ki, (Efendim, ben Fas emirinin oğluyum. Bu gelenler babamın adamları.
 Beni buldular. 
Senden beni satın almak isterler. 
Sen iyi bir insansın, onlara 30 bin altından aşağıya satma) dedi.

O kişiler yanıma geldi, bu esiri bize satar mısın dediler. Satarım dedim. 60 altın verelim dediler. Olmaz dedim. İyi ama sen bunu 30 altına almadın mı? 

Biz sana iki mislini veriyoruz dediler. 

Öyleyse gidin pazardan alın dedim.
 Artıra artıra 20 bin altına kadar çıktılar. 

30 binden aşağı olmaz dedim. 
Çaresiz kabul ettiler. 
Altınları verip, genci alıp gittiler.

Ben o 30 bin altınla, işyerleri açtım, ticaret yaptım, daha çok zengin oldum. 

Bir gün bana arkadaşlar, çok zengin bir ailenin iyi bir kızı var. 
Babası yeni vefat etti. 
Onunla seni evlendirelim dediler.
 Ben de olur dedim. 
Nikah kıyıldı. 
Deve yükleri çeyizini getirdiler. 
Çeyiz arasında bir torba dikkatimi çekti. 
Kıza, bu nedir dedim. İçinde 970 altın var, babam Kâbe’de bunu kaybetmiş, bulan gence 30 unu vermiş. 
Kalanını da bana hediye etti, çeyizine koyarsın dedi. 
Demek ki bulduğum altınlar benim rızkım imiş, vermese idim haram yoldan gelecekti, şimdi helal yoldan yine bana geldi.

Bana yardım edip haramlardan koruyan, nice nimetler ihsan eden yüce Rabbime hamd ederim.

Hangi günahımızdan dolayı

Somuncu baba, bir talebesine, bir teneke buğday verip, bunun yarısını kendin için, yarısını da benim için bir tarlanın yarısına ek der. 
Talebe eker. 
Ekinlerin yetiştiği mevsimde, tarlaya giderler, talebenin olan kısımdaki ekinler gayet iyi yetişmiş, Somuncu babanınki ise gelişmemişti. 
Talebeye gelişen mahsulün kimin olduğunu sorar. 

Talebe de utancından (Sizin) der.
 
Somuncu baba, (Biz ahiretimiz için çalışıyorduk. Acaba hangi günahımızdan dolayı dünyamız mamur olmaya başladı da bu ekinler böyle yetişti?) der.

Talebe, gerçeği söyleyerek hocasının üzüntüsünü giderir.

Eden bulur!.

Eski zamanlarda, astığı astık kestiği kestik, karşı tarafın sözünü dinlemeden, araştırmadan karar veren bir hükümdar vardı. 
Bu hükümdar, bir gün hanımı ile sarayının geniş bahçesinde dolaşıyordu. 
Sarayın bahçıvanı da, bahçenin bakımını yapıyordu. 

Bahçıvan, hükümdarın hanımı ile beraber kendi tarafına doğru geldiğini uzaktan görünce, onu hanımının yanında rahatsız etmemek için ortadan kaybolmak, görünmemek istedi. 

Fakat nereye giderse gitsin, hükümdar kendisini görecekti.

Nasıl ortadan kaybolayım diye düşünürken, altında bulunan ağacın üstüne çıkmak aklına geldi. Hemen bir hamlede ağaca tırmandı. Yapraklarının arasına saklandı. 

Olacak ya hükümdar da hanımıyla beraber o ağacın altına oturmaz mı? Hükümdarın hanımı ortalıkta kimse olmadığı için kocasıyla rahat konuşuyordu.

Bir ara hanımı istirahat için sırt üstü yere uzandı.

 Bu esnada, yukarı doğru bakınca yaprakların arasındaki bahçıvanı fark etti. Derhal toparlanıp hiddetle bağırdı: “Seninle baş başa hiç konuşamıyacak mıyım? Adamların hep bizi mi takip edecek? Bu ne haddini bilmezliktir?”

Hükümdar şaşırdı, ne olduğunu anlayamadı: “Sultanım ne oldu? Ne istediğini anlayamadım. Birileri seni rahatsız mı etti?” Eliyle ağacın üstünü gösterip: “Görmüyor musun, adam tepemize çıkmış bizi dinliyor?”

Hükümdar, kafasını kaldırınca bahçıvanı gördü. Sesi çıkabildiği kadar bağırdı: “Bre densiz bu ne cüret, çabuk in aşağı!” Adamın dizlerinin bağı çözüldü. Eli ayağı tutmuyordu korkudan. Dallara tutunarak inecek hâli kalmamıştı. Pat diye aşağıya düştü.

Bu arada hükümdarın sesini işiten adamları da yanına gelmişti. Hükümdar: “Derhal bana celladı çağırın, gelsin!” emrini verdi. Bu arada biraz kendine gelen bahçıvan doğrulup ayağa kalktı. Eteklerine sarılıp özrünü beyan ederek hükümdardan affedilmesini talep etti. Fakat nafile. Hükümdar adamlarına tekrar bağırdı:
- Nerede kaldı cellat, gelmedi mi daha, şu adam hâlâ konuşuyor?

Bahçıvan dedi ki:
- Hükümdarım, biliyorum ömrümün sonu geldi. Nasıl olsa beni öldürteceksiniz. Ölmeden önce size önemli bir hadiseyi anlatmak istiyorum. Ne olur beni dinleyin. Beni yine öldürtün, fakat dinledikten sonra öldürtün. Nasıl olsa beni dinlemekle bir zararınız olmayacak. Bu hadise benim için önemli olduğu kadar sizin için de önemlidir!.. Hayatınız ile ilgili.

Hükümdar, biraz yumuşamıştı. Bu önemli hadiseyi merak etti. Kendisinin hayatı ile nasıl ilgili olabilirdi. Adamın kaçacak hâli yoktu nasıl olsa. “Anlattıklarını dinleyeyim ondan sonra öldürtürüm, gerçekten de belki benimle ilgisi vardır” diye düşündü. Adama dönüp:
- Anlat öyleyse. Fakat beni oyalayıp ölümden kurtulmak istiyorsan yanılıyorsun, boşuna uğraşma! ikazını da yaptı.

Bahçıvan anlatmaya başladı: “Sultanım, benim babam da bir hükümdarın bahçesinde benim gibi bahçıvandı. Çiçeklerin, ağaçların bakımı ile ilgilenirdi. Sarayın bahçesinde değişik türden bir ceviz ağacı vardı. Her nedense bu ağaçta her sene bir tane ceviz yetişirdi. Fakat tam olgunlaşıp koparılacak duruma gelince ceviz kayboluyordu. Hükümdara bu cevizden yemek nasip olmamıştı. Üç sene üst üste böyle devam edince, hükümdarın artık sabrı kalmamış, babamı yanına çağırıp emrini bildirmiş:
- Eğer bu sene de cevize sahip olup, olgunlaşınca bana getiremezsen, bilmiş ol ki kellen gidecek. Bunu kesin olarak böyle bil!

Zavallı babam, artık gece gündüz cevizin başında nöbet tutuyor. Ceviz ağacının altında yatıp kalkıyor. Devamlı gözü tek cevizde. Olgunlaşsa da kopararak hükümdara götürsem ve ölüm kalım sıkıntısından kurtulsam diye bekliyor.

Nihayet cevizin toplama zamanı gelir.

 Babamın artık gözüne uyku girmiyor. 
Çünkü kafasının gitme tehlikesi var. 
Bir gün bakıyor ki, artık cevizin tam koparma zamanı gelmiş. 
Sevinç içinde, tam koparacağı zaman, bir karga gelip cevizi dalından kopardığı gibi uzaklaşır.

Babam arkasından koşar, bağırır çağırır, fakat nafile.

 Gözü gibi baktığı ceviz gitti. 
Artık yapabileceği bir şey kalmaz. 
 Arkasından, “Benim sonumun gelmesine sebep oldun. 
Senin de sonun gelsin. Bu yaptığın yanında kalmasın” diyerek beddua eder.

Bu sıra bir de bakar ki, büyük bir kartal karganın peşine takılmış, pençesini attığı gibi karganın işini bitirir. Babam aşağıdan kartala seslenir:
- Ey kartal, kimsenin yaptığı yanına kalmaz.

 Senin de sonun yakındır. 
Sen de girdin sıraya!
Derken bir de bakar ki, havada süzülerek uçmakta olan kartala bir avcı nişan almakta.

 Ve avcı okunu kartala gönderir. 
Anında ok hedefine varıp kocaman kartalı pat diye yere düşürür. Babam avcıya bağırır:
- Sen ne yaptın? Şimdi sen de girdin sıraya!

Avcı, babamın sözünden pek bir şey anlamaz. 

Babam avcının yanına yaklaşırken ben arkasından ilerliyordum. 
Babam birden avcıya bağırmaya başladı:
- Aman kendine dikkat et! Yılan!..

Fakat daha avcı ne olduğunu anlamaya fırsat kalmadan, büyük bir yılan avcının bacağına dolanıp zehirini avcının bacağına boşalttı. Sonra da kıvrıla kıvrıla uzaklaşmaya başladı. 

Babam yılanın arkasından bağırıyordu.
- Ey yılan sen de girdin sıraya! Senin de sonun yakındır!

Ben olanların pek farkında değildim. Benim yanımdan geçerek uzaklaşmakta olan yılanı görünce, elime geçirdiğim büyük bir sopayı kaptığım gibi yılanın peşine takıldım. 

Babamın:
- Aman oğlum, yapma evladım! demesine aldırmadan, yılanın başına elimdeki sopayı var gücümle vurduğum gibi, yılanı oracıkta öldürdüm.

Bu hali gören babam perişan olmuştu. Üzüntülü bir şekilde yanıma yaklaştı.
- Evladım, şimdi sen de sıraya girdin. Niçin beni dinlemedin? diye üzüntüsünü bildirdi. 

Ama olan olmuştu. Artık yapacak bir şey yoktu! “

Neticenin nereye varacağını merakla, heyecanla bekleyen hükümdar, bahçıvanı öldürttüğü takdirde sıranın kendisine geldiğini anlamıştı. Korkudan:
- Gözüme gözükme defol burdan! diye bahçıvana bağırdı.

Böylece canını kurtarabilmişti bahçıvan. Tabii ki aynı zamanda hükümdar da...

Bari Onunla Beraber Yanayım

İbrahim aleyhisselamı ateşe attıkları zaman bütün melekler, vahşi hayvanlar ve kuşlar ağlaştılar ve etrafında toplanıp, İbrahim aleyhisselama bir yardım yapabilmenin çaresini aradılar.

Bunların arasında zayıf bir bülbül yavrusu vardı. 

Kendini ateşe atacağı sırada Hak teâlâ, Cebrail aleyhisselama emredip buyurdu ki:
- O kuşu tut ve ne dileği olduğunu sor.

Cebrail aleyhisselam kuşu tutup istediğini sorunca, kuş dedi ki:
- Halilullahı ateşe atıyorlar. 

Madem ki kurtarmaya kâdir değilim, bari onunla beraber ben de yanayım.

Hak teâlâ buyurdu ki:
- O kuşun benden dileği nedir?

Bülbül şöyle arz etti.
Benim dünyada, Hak teâlânın adını anmaktan başka arzum yoktur. Bin bir ismi olduğunu işittim. 

Yüz birini biliyorum. 
Dokuz yüz ism-i şerifini de bilmek isterim.
Hak teâlâ kuşun dileğini yerine getirdi.
Şimdi sahralarda feryat eden bülbül, Hak teâlânın ismini söylemektedir.
Nemrud’un ateşi, İbrahim aleyhisselama gülistan olunca, bülbül gelip gül ağacında nağmeye başladı. 

O zamandan kıyamete kadar, gül ağacına muhabbet etti, aşık oldu.

Batmayan Gemi

Ebu Müslim-i Saftar, evliyanın büyüklerindendi.
Bir gün gemi ile yola çıktı.
Yanında çok kimseler de vardı. Aniden ters yönden bir rüzgar çıktı.
Dalgalar yükseldi. Gemi batacak gibi oldu. Gemide olan yükü denize attılar. Yardım istediler.

Ebu Müslim diyor ki:
Bizimle beraber gemide kim olduğu bilinmeyen bir köylü vardı.
Yanında bir mushafı vardı.
Oradan kalktı ve mushafı elinin üzerine koydu ve şöyle yalvararak dua etti:
(Ya Rabbi! Eğer bir kimsenin elinde dünya sultanından bir mektup bulunursa, hiç kimse ona saldıramaz, zarar veremez, belalardan emin olur.) Mushafı kaldırdı ve
(Ya Rabbi! Bu senin kitabındır, bunu bize verdin.
Ellerinde senin kitabın bulunan kullarını suda boğmak keremine yakışmaz. Bizi tehlikeden kurtar.)

Derhal dalgalar döndü ve deniz süt liman oldu ve sağ salim gittik. 

Baykuşun kıssası


Hayat-ül hayvan kitabında bildiriliyor ki:
Süleyman aleyhisselam bütün hayvanlarla konuşurdu. 

Bu onun mucizelerinden biriydi. 



Gökte tahtı ile gezerdi. 
Bir gün baykuş Süleyman aleyhisselama selam verdi. 
Süleyman aleyhisselam selamını alıp ona sordu ki:

- Niçin buğday yemezsin?
- Âdem aleyhisselam onun yüzünden Cennetten çıktığı için.

- Niçin su içmezsin?
- Nuh aleyhisselamın kavmi suda boğulduğu için.

- Niçin hep harabelerde bulunursun?
- Harabeler Allahü teâlânın mirasıdır.

- Niçin evlerde ötersin?
- İnsanları ikaz için. 

Önlerinde şiddetli tehlikeler varken nasıl gafletle uyurlar. Böylesine yazıklar olsun!

- Gündüzleri niçin çıkmazsın?
- İnsanlar bana zarar verebilirler.

- Öterken ne dersin?
- Tesbih okur bir de "Ey gafiller, çıkacağınız uzun sefer için azık hazırlayın!" derim.

Süleyman aleyhisselam baykuştan daha nasihatçı kuş olmadığını söyledi. 

(Berika)

Benim Gücüm Bu Kadar

Bir gün Nemrut, İbrahim aleyhisselamı ateşe atmaya karar verir.
O kadar büyük bir ateş yakar ki bu sefer kendisi ateşe yaklaşamaz.
Bir mübarek zat, bakmış bir karınca ağzına su alıyor, uzaktan getiriyor ateşi söndürmek için.
Fakat yaklaşamıyor, yakın bir yere bırakıyor.
Evliya zat sormuş:
- Ne yapıyorsun sen?

Karınca, demiş ki:
- Sorma, Allah'ın Peygamberini yakacaklar. Ateşi söndürmeye çalışıyorum.
O zat sormuş:
- Senin bu küçük cüssenle taşıdığın bir damla su ile bu koca ateş söner mi?
- Vallahi Cenab-ı Allah herkese gücüne göre hesap sorar. 
Benim gücüm bu kadar.

Öbür taraftan bir yılan da devamlı ateşi körüklüyor.
Demiş ki :
- Böyle ne yapıyorsun?
Yılan demiş ki :
- Bugün bayram! Bir Peygamber yanacak.
Bu da gücü nispetinde elinden gelen kötülüğü yapmaya çalışıyor.

Demek ki yüce Allah hayvanları nasıl iki grupta yaratmışsa, insanları da iki grupta yaratmış :
Biri ateşi körükleyenler, diğeri ateşi söndürenler.
Cenab-ı Hak bizi ateşi söndürenlerden eylesin!

Toprak Kokan Yar


Kokusu toprak Yar...!
Sen vardın, varlıktın, darlığın karanlığın içindeki varlıktın...
Bir ışık hüzmesiydi varlığın O'nun yolunda aydınlıktın...
Kalbimin  Huzuru
 

Sen Yoktun...

Sen yoktun, yokluktun, yoksulluktun, yoksunluktun...
Varlığında yüzümün değil gönlümün gülümsediği günlerim vardı...
Ve sen yoktun...

...Kalbimin Huzuru...

20.Günün anısına

Bir zengin öldü. 
Bir köşk ile iki oğlu kaldı. Köşkü taksimde anlaşamadılar. 
Duvardan bir ses geldi: 

 
(Benim için birbirinize düşman olmayınız. 
Ben bir padişah idim. Çok yaşadım. 
Mezarda yüz otuz sene kaldım. 
Sonra, toprağımla çanak çömlek yaptılar. 
Kırk sene evlerde kullandılar. 
Kırıldım. Sokağa atıldım. Sonra, benimle kerpiç yaptılar. 
Bu duvarın inşasında kullandılar. 
Birbirinizle dövüşmeyiniz. Siz de, benim gibi olacaksınız) dedi...

Dört kuş dört arzu


Bir gün İbrahim aleyhisselam, kokmuş, parçalanmış bir ceset görüp, Allahü teâlâya der ki:
- Ya Rabbi, parçalanmış bu cesedi elbette diriltirsin. Bunun nasıl diriltildiğini bana göster ki, gözümle görüp kalbim mutmain olsun!

Cenab-ı Hak buyurdu ki:
- Dört ayrı cins kuş bul ve hepsini kes! Her kuşu yedi parçaya böl, her birinden birer parça alarak yedi dağın üzerine koy! 

Dört kuşun başlarını elinde tut! 
Sonra, (Allah’ın izni ile gelin!) de!
İbrahim aleyhisselam emredileni aynen yaptı. 

Havada dört tane başsız kuş cesedi meydana geldi. Sonra her biri gelip kendi başıyla birleşti.

Bu kuşlar, tavus, horoz, güvercin ve karga idi.

Tavus
, ziyneti, süsü temsil eder.
Nefs tavusunun başını koparan kimse, gözlerini dünya süslerine kapatabilir.

Horoz
, şehvete düşkünlük timsalidir.
Nefs horozunun başını kesebilen kimse, şehvetlerin zararlarından kurtulur.

Güvercin
, heveslerin sembolüdür.
Nefs güvercininin başını kesebilen kimse, heva ve heveslerine uymaktan kurtulur.

Karga
, ihtiras işaretidir. Nefs kargasının başını kesebilen ihtiraslarına gem vurur.
Nefsinin bu dört huyunu terbiye eden kimse, sonsuz kurtuluşa kavuşur.

Elveda...


28 Ağustos 2016 Pazar

Bir söze sabredemeyen, çok söz işitir

* Herkes seni, Allah’ını sevdiğin kadar sever. Allah’tan korktuğun kadar, senden korkarlar. 

Allah’a itaat ettiğin kadar, sana itaat ederler. Allahü teâlâya hizmet ettiğin kadar, sana hizmet ederler. 

Her işin, Onun için olsun! Yoksa, hiçbir işinin faydası olmaz. 

Hep kendini düşünme, Ondan gayrıya güvenme, çok ibadet etsen de, amelinle övünme!

 * İlim gıda gibidir. Ona her zaman ihtiyaç vardır. Faydası da herkesedir.

 

* Allahü teâlânın merhameti vardır diyerek, isyana kalkışma!
* Helal ve haramdan her bulduğunu korkusuzca yiyenlerden olma! 

 

* Kıyamet gününde nereye gitmek istiyorsanız, hazırlığınızı ona göre yapınız..!

* Bir söze sabredemeyen, çok söz işitir.


27 Ağustos 2016 Cumartesi

Ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir

Günün son dersinin sonuna gelinmişti. Öğrenciler çıkmak için  sabırsızlanıyordu. 

Defter ve kitaplarını çantalarına koydular. 

Zil çalar çalmaz, dışarı çıkmak için hazırdılar. 

Yalnız, Ali hazırlanmamıştı. 

Gecikmek için de elinden geleni yapıyordu. 

Nihayet zil çaldı.

Öğrenciler bir anda kapıya yöneldi. 
Ali, yerinden kalkmadı.
 
Ağır ağır eşyasını topladı. 

Bir yandan göz ucuyla öğretmenine bakıyor,
 
bir yandan da arkadaşlarının gitmesini bekliyordu.

Öğretmeni, onun bu halini fark etti:

- Hayrola Ali, dedi. Eve gitmeyecek misin?

Ali, son arkadaşının da çıktığını görünce cevap verdi:

- Sizinle konuşmak istiyordum öğretmenim.
 
- Peki, dedi öğretmeni. Ne söyleyeceksin bakalım?
 
- Ahmet arkadaşımız var ya...
 
- Evet, ne olmuş Ahmet'e?
 
- Durumları pek iyi değil galiba. Annesi, beslenme çantasına pekiyi
şeyler koymuyor.
 
- Eee?
 
- Ona yardim etmek istiyorum. Ama benim yardim ettiğimi bilirse
üzülür. 
Günde bir simit parası biriktirip her hafta size versem, siz
de ona verseniz?

Cebinden bir avuç bozuk para çıkarıp öğretmenin masasının üzerine
koydu. 
Nurhan Öğretmen, paraya dokunmadı. 
Sandalyesine oturup düşündü.
Ali hakkındaki bilgilerini yokladı. 
Bildiği kadarıyla ailesinin durumu
pekiyi değildi. Bu çalışkan ve sevimli öğrencisi, ne kadar da iyi niyetli ve düşünceliydi. 
Zengin bir ailenin çocuğu değildi. Buna
rağmen yardim etmek istiyordu. Üstelik yardım ettiğinin bilinmesini
istemiyordu.

Nurhan Öğretmen:

- Dur bakalım Ali, dedi. Bildiğim kadarıyla sizin de maddî durumunuz
pekiyi değil. Yanlış mı biliyorum?
 
- Doğru biliyorsunuz öğretmenim. Babam gündelikçi.  
Çoğu zaman iş bulamıyor. Ama ben de çalışıyor, para kazanıyorum.
 
- Nerede çalışıyorsun?
 
- Simit satıyorum.

Nurhan Öğretmen yine durup düşündü. İyiliğin bu kadarına ne demeliydi
şimdi? 
Bunun gerçekleşmesi zordu. 
Onu, bundan vazgeçirmek için bir
çare bulmalıydı. Bunu yaparken, sevimli öğrencisini de kırmamalıydı.
Onunla biraz daha konuşursa, belki bir yolunu bulurdu.

Nurhan Öğretmen, Ali'ye dondu:

- Büyüyünce ne olmak istiyorsun, diye sordu.
 
- Çok zengin bir işadamı...
 
- Niçin?
 
- İnsanlara daha çok yardım etmek için...

- Güzel, dedi Nurhan Öğretmen. Bak simdi Ali, Ahmet'in ailesinin
durumu pekiyi değil, bu doğru. 
Ama sizinki de bundan pek farklı değil.
İstersen acele etme. 

Çok zengin olduğun zaman insanlara yardim
edersin. Olmaz mı?
 
- Olmaz, dedi Ali. Şimdi yapmalıyım.
 
- Neden olmaz?
 
- Üç sebepten dolayı olmaz.

Birincisi: Bu para zaten benim değil. 
İyilik ettiğim için Allah, beni
insanlara sevimli gösteriyor. 
İnsanlar da bundan etkileniyor, daha çok simit alıyorlar. Bu sayede gün boyu çalışanlardan bile fazla simit satıyorum. 
Hele mahallede Hasan Amca var, her gün iki simit alıp
güvercinlere veriyor.

İkincisi: 'Ağaç yas iken eğilir.' deniliyor. Şimdiden iyilik yapmayı
öğrenmezsem büyüdüğümde hiç yapamam. Şimdiden iyilik yapmayıp bunu
zenginlik günlerime ertelersem, zengin olduğum günlerde de daha zengin
olduğum günlere erteler kendimi kandırmış olurum.

Üçüncüsü ise daha önemli: 
Büyüdüğüm zaman çok zengin bir işadamı olmak istiyorum. 

 Zamanında yatırım yapmayanlar büyük işadamı olamazlar.

Nurhan Öğretmen, karsısında büyük biri varmış gibi dinliyordu:

- Bu sonuncusunu pekiyi anlayamadım, dedi.
- Açıklayayım öğretmenim, dedi Ali. 
Şimdi, çok zengin olmadığım için, ancak günde bir simit parası kadar yardım edebiliyorum. 

Bundan fazlasını veremem. 
 
Allah, Cennet'i gücü kadar iyilik edene veriyor.
 
Şimdi gücüm bu olduğuna göre, Cennet'in fiyatı birkaç simit parasıkadardır. 

Eğer zengin olmadan ölürsem birkaç simit parasıyla Cennet'e girebilirim. 
Bundan daha karlı bir yatırım olur mu?

Nurhan Öğretmen'in gözleri dolmuştu. 
Başını 'Evet' anlamında sallarken
Ali'yi evine yolladı.

Sınıfa geri dönerken okulun boşaldığını fark etti. 


Eşyalarını toplamak için masasına döndüğünde Ali'nin bıraktığı paraların masa üstünde
kaldığını fark etti. Sandalyesine gayri ihtiyari oturdu ve paraları eline aldı.


Hiçbir para ona bu kadar kıymetli gelmemişti. Sanki elinde dünyanın en
kıymetli incilerini, yakutlarını, elmaslarını tutuyordu. Hatta bu paralar onlardan bile kıymetliydi. 
Bu paralar, bu bozuk SIMIT
paraları, Cenneti satın alabilecek paralardı. 
Sanki hiç bırakmak
istemeyen bir duygu ile sımsıkı kavradı bu bozuk simit paralarını.

Oturduğu yerden kalkamadı Nurhan Öğretmen. 
İçinin dolduğunu, Tarif
edilemeyen duygulara boğulduğunu hissetti. 
Birden boşalan sağanak
yağmurlar gibi ağlamaya başladı. Ağladı... Ağladı... Ağladı.


Kendine geldiğinde aksam olmuştu. 
Yavaş adımlarla sınıftan çıkıp
okuldan ayrılırken bekçi Sadık 'Bozuk Simit paraları ile cenneti
satın almak, Bozuk Simit paraları ile cenneti satın almak' diye
Nurhan öğretmenin sayıkladığını duydu. 
Bekçinin hayretler içinde, 'Ne dediniz hocam?' demesini bile duymayan Nurhan öğretmen, bekçinin şaşkın bakışları altında akşamın alaca karanlığına karışıvermişti

Hikayeyi beğenmişseniz ve Ali'den utanmışsanız, maddi durumunuz iyi
değilse bile, iki tane ekmek alıp bölgenizdeki bir fakirin kapısına
bırakın.

Bir okul önünde biraz bekleyip yırtık ayakkabısı olan bir çocuğa ayakkabı alın.

Maddi ihtiyacı olan bir akrabanıza yardım edin.
Yeter ki boş durmayın!

" Ekmeği paylaşmak ekmekten daha lezzetlidir ."

Genç kalmanın sırrı

70, 80 ve 90 yaşlarında üç kardeş varmış.
 Üçü de, 60 yaşında üçüzler gibi görünüyormuş. 70 yaşındakine genç kalmanın sırrını sormuşlar. O da, 80 yaşındaki abisine sorulmasını söylemiş. 
Benden on yaş büyük olduğu halde, benim gibi 60 yaşında görünüyor demiş. 
80 yaşındakine gitmişler, o da 90 yaşındaki abisini göstermiş, benden büyük olduğu halde o da, 60 yaşında görünüyor, ondan sorun demiş.
 90 yaşındaki delikanlı ihtiyara sormaya gitmişler. 
Buyurun size açıklayayım demiş. Önce bir şeyler yiyelim, ondan sonra anlatırım demiş.

Yemekten sonra sofraya bir karpuz getirmesi için hanımına rica etmiş. 

Hanımı genç nine de, üst kattaki tavandan bir karpuz seçip getirmiş.
 Delikanlı ihtiyar, karpuzu beğenmemiş, daha iyisini getir demiş. Kadın gidip yine bir karpuzla gelmiş. 
Bizimki onu da beğenmemiş, tekrar başka bir karpuz getirmesini söylemiş. Nine yine bir karpuz getirmiş, ama onu da beğenmemiş.

Misafirlere, (Hanım iyisini bilemedi, gelin beraber seçelim karpuzu) demiş. Tavana varınca bakmışlar ki, tek karpuz var. Genç ninenin hep aynı karpuzu getirdiğini anlamışlar.

Genç dede misafirlerine, (Şimdi genç kalmamın sırrını anladınız mı?) diye sormuş. 

Onlar da anlamadık demişler. 
Dede, (Karpuz tavanda bir tane değil miydi? Hanım beni mahcup etmemek için, her seferinde başka karpuz getiriyor gibi göründü. “Tavanda başka karpuz mu var, hepsi bir tane” demedi. O beni hiç üzmedi ben de onu üzmedim. Aile içindeki hiçbir şeyi dışarıya, yani ne kendi ana babamıza ne de başkalarına kesinlikle yansıtmadık. Yani birbirimizi, başkalarının önünde hiç zor duruma düşürmedik, mahcup etmedik. Böylece, ikimiz de genç kaldık) diyerek genç kalmanın sırrını açıklamış.

ODUNCU VE ŞEYTAN

Vakti zamanında odunculukla geçinen, çalış kan, dürüst, dindar bir adam vardı..
 O zamanda yaşayan bazı insanlar, yakın bir çevrede bulunan ve nadir yetişen bir ağaca kutsallık izafe etmişlerdi..
 Adaklarını, dileklerini o ağaç aracılığıyla yapıyorlardı...

Bu oduncu anılan ağacı şirk (Allah'a ortak koşma) sebebi olarak görüyordu ve bunun için kesmeye karar verdi...
 O zamana kadar kimse buna cesaret edememişti..
Oduncu bir gün baltasını aldı ve verdiği kararı uygulamak üzere yola koyuldu..
Yolda karşısına acayip görünüşlü, insana güven vermeyen biri çıktı..
 Oduncu "sen kimsin?" diye sordu, o da "Ben şeytanım" diye cevap verdi.
Oduncu "Vay alçak vay hain demek insanları yoldan çıkaran sensin, şimdi seni geberteyim" diye söylenip üstüne çullandı...
 Bir anda şeytanı altına alıp boğazına abandı "Demek ki insanları kandırıp o ağacı kutsallaştıran da sensin alçak herif" dedi..
 Şeytan, "Boşuna uğraşma, çabalama, beni öldüremezsin, çünkü Allah tarafından kıyamete kadar insanları saptırmak için bana mühlet verildi..
Sen o ağacı kesmekten vazgeç sana bir öneride bulunacağım" diye karşılık verdi... 
Oduncu "Kabule şayan ne önerin olabilir muzır herif?" diye çıkıştı..

 Şeytan şu öneride bulundu:

- Sen o ağacı kesmekten vazgeçersen sana her sabah bir altın getirir yastığının altına koyarım..
 Böylece seni geçindirmeye bile yetmeyen odunculuktan kurtulmuş olursun

Oduncu biraz yumuşar gibi oldu ve sordu:

- Peki vadettiğin bir altını getirmezsen ne olacak?

- O zaman bana dilediğini yap

Oduncu öneriyi, kabul etti, ağacı kesmeden geri döndü..
 O gece yattı.
 Sabah olunca yastığının altına baktı ve gerçekten bir altın konmuştu..
Buna çok memnun oldu..
 Merakla ertesi günü bekledi.
Ertesi gün oldu ama yastığının altına para konmamıştı ..
Belki başka bir yere koymuştur diye her yanı alt üst etti yine altın çıkmadı..
Buna çok içerleyen oduncu hemen bıçağını baltasını alıp şeytanı bulup öldürmek üzere yollandı..
 Aynı yerde şeytanla yine karşılaştılar.
 Oduncu şeytanı görür görmez hemen üzerine atıldı.
 Ama önceki nin tersine şeytan kendisini bir un çuvalı gibi savurdu..
Adam kalktı, şeytanın üzerine yeni bir hamle yaptı...
 Ama elini bile süremedi Artık insiyatif şeytana geçmişti Şöyle dedi:

- Boşuna uğraşma arkadaş, sen geçen sefer beni neredeyse haklıyordun, çünkü o zaman Allah rızası için yola çıkmıştın..
Şimdi ise bana kızgınlığın kendi nefsin için..
Bundan dolayı artık bana gücünü geçiremezsin, aksine sen mağlup olursun. 
Bu ağacıda sana kestirmeyeceğim...
Vakti zamanında odunculukla geçinen, çalış kan, dürüst, dindar bir adam vardı..
 O zamanda yaşayan bazı insanlar, yakın bir çevrede bulunan ve nadir yetişen bir ağaca kutsallık izafe etmişlerdi..
 Adaklarını, dileklerini o ağaç aracılığıyla yapıyorlardı...

Bu oduncu anılan ağacı şirk (Allah'a ortak koşma) sebebi olarak görüyordu ve bunun için kesmeye karar verdi...
 O zamana kadar kimse buna cesaret edememişti..
Oduncu bir gün baltasını aldı ve verdiği kararı uygulamak üzere yola koyuldu..
Yolda karşısına acayip görünüşlü, insana güven vermeyen biri çıktı..
 Oduncu "sen kimsin?" diye sordu, o da "Ben şeytanım" diye cevap verdi.
Oduncu "Vay alçak vay hain demek insanları yoldan çıkaran sensin, şimdi seni geberteyim" diye söylenip üstüne çullandı...
 Bir anda şeytanı altına alıp boğazına abandı "Demek ki insanları kandırıp o ağacı kutsallaştıran da sensin alçak herif" dedi..
 Şeytan, "Boşuna uğraşma, çabalama, beni öldüremezsin, çünkü Allah tarafından kıyamete kadar insanları saptırmak için bana mühlet verildi..
Sen o ağacı kesmekten vazgeç sana bir öneride bulunacağım" diye karşılık verdi... 
Oduncu "Kabule şayan ne önerin olabilir muzır herif?" diye çıkıştı..

 Şeytan şu öneride bulundu:

- Sen o ağacı kesmekten vazgeçersen sana her sabah bir altın getirir yastığının altına koyarım..
 Böylece seni geçindirmeye bile yetmeyen odunculuktan kurtulmuş olursun

Oduncu biraz yumuşar gibi oldu ve sordu:

- Peki vadettiğin bir altını getirmezsen ne olacak?

- O zaman bana dilediğini yap

Oduncu öneriyi, kabul etti, ağacı kesmeden geri döndü..
 O gece yattı.
 Sabah olunca yastığının altına baktı ve gerçekten bir altın konmuştu..
Buna çok memnun oldu..
 Merakla ertesi günü bekledi.
Ertesi gün oldu ama yastığının altına para konmamıştı ..
Belki başka bir yere koymuştur diye her yanı alt üst etti yine altın çıkmadı..
Buna çok içerleyen oduncu hemen bıçağını baltasını alıp şeytanı bulup öldürmek üzere yollandı..
 Aynı yerde şeytanla yine karşılaştılar.
 Oduncu şeytanı görür görmez hemen üzerine atıldı.
 Ama önceki nin tersine şeytan kendisini bir un çuvalı gibi savurdu..
Adam kalktı, şeytanın üzerine yeni bir hamle yaptı...
 Ama elini bile süremedi Artık insiyatif şeytana geçmişti Şöyle dedi:

- Boşuna uğraşma arkadaş, sen geçen sefer beni neredeyse haklıyordun, çünkü o zaman Allah rızası için yola çıkmıştın..
Şimdi ise bana kızgınlığın kendi nefsin için..
Bundan dolayı artık bana gücünü geçiremezsin, aksine sen mağlup olursun. 
Bu ağacıda sana kestirmeyeceğim...