17 Ocak 2016 Pazar

Uyan Ey Gözlerim: Bir Sabah Namazını Kaçıran Sultan III. Murat'ın Hicranıdır



Uyan Ey Gözlerim:Bir Sabah Namazını Kaçıran Sultan III. Murat'ın Hicranıdır

Sultan III. Murad Han, Padişah II. Selim Han’ın 6 erkek çocuğundan biridir. 
 Bundan gayrı merhum padişahın 3 tane de kız evladı vardır. 
Manisa sancağında vazife ifa eden Veliahd Şehzade Murad Sultan, pederinin vefatını, Sadrazam Sokullu Mehmed Paşa’nın gönderdiği haberci vasıtası ile haber almıştır. 
Şehzade Murad Sultan Sadrazam Sokullu Paşa’nın gönderdiği gemiyi beklemeden, boşalan tahtı almak için Mudanya iskelesinden küçük bir gemi ile yola çıkmıştır. 
Padişah olacağı daha bu yolculuğunda bellidir. 
Çünkü Sultan Murad, bu gemi yolculuğunda, içecek bir su bulamamış, elini yüzünü deniz suyu ile yıkamış ve karaya çıktığı yere çeşme yaptıracağı sözünü kendi kendine vermiştir. 
Hakikaten Padişah olduktan sonra kendine verdiği sözü yerine getirerek bir çeşme inşa ettirmiştir.
 Saraya vardığında, Sadrazam Sokullu Paşa ile ilk defa karşılaştığından ötürü, Sokullu Paşa, Sultan Murad’ı, Afife Nur Banu Sultan’ın yanına götürmüş, oğlunu gören Valide Sultan, aslanım diyerek oğluna sarılmış, bu davranışı ile hem oğlunun Padişah’lığını hem de kendi Valide Sultanlığını tescil etmiştir.
 Sultan III. Murad Han, 1574′ten 1595′e kadar 21 yıl Osmanlı Devleti’nin başında Padişah olarak bulunmuştur.


İşte “Uyan Ey Gözlerim” eseri, bir sabah namazını kaçıran ve hicranını dile getiren, bir devlet adamının, bir Sultanın, Sultan III. Murad Han’ın eseridir. 
Bu şiir çok sade bir dil ile Sultan tarafından yazılmıştır.

Şiir sade ve kolay görünmesine karşın, bulunup söylenmesi ve taklidi zor olan, sehl-i mumteni bir tarzda kaleme alınmıştır. 
Sultan Şair, Uyan Ey Gözlerim derken, kendi nefsi ile başbaşadır.

UYAN EY GÖZLERİM

Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan
Azrail’in kastı canadır inan
Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Seherde uyanırlar cümle kuşlar
Dillu dillerince tesbihe başlar
Tevhid eyler dağlar, taşlar, ağaçlar
Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Semavatın kapuların açarlar
Müminlere rahmet suyun saçarlar
Seherde kalkana hülle biçerler
Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Bu dünya fanidir sakın aldanma
Mağrur olup tac-u tahta dayanma
Yedi iklim benim deyu güvenme
Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Benim, murad kulun, suçumu affet
Suçum bağışlayub günahım ref’et
Resul’un sancağı dibinde haşret
Uyan ey gözlerim gafletten uyan
Uyan uykusu çok gözlerim uyan

Güfte: Sultan III.Murat Han

11 Ocak 2016 Pazartesi

Duâ Nedir? Cevşen hangi amaç ve maksatla okunur?

Duâyı nedense hep arzu ve isteklerimizin yerine gelmesi için bir "araç" olarak görürüz. 

Bu kısır bakış açısı Said Nursi'nin "ubudiyetin ruhu" olarak adlandırdığı ve gizli hazine olan bir çok duâdan yeterince istifade edemememizi netice vermektedir.
Cevşenü'l-Kebir duâsı da böyle gizli hazinelerden birisidir. Risâle-i Nur müellifi Risâle-i Nur'u, "Kur'ân'dan tereşşuh eden ve bir cihette Cevşen'den feyiz alan ve tevellüd eden" şeklinde tarif ederken, hiç şüphesiz Cevşen'in manevi önemine de dikkat çekmek istemiştir. 

Genellikle tevhid konusunun işlendiği Risâlelerde Cevşen'den aldığı dersin onun marifetine genişlik kattığını, yani itikadının kuvvetlenmesini sağladığını ifade eder.

Duâ-i Nebevi. 
Cevşen'in hangi amaç ve maksatla okunması gerektiği hakkında bazı tespitler yapabilmek için, öncelikle duânın ne manaya geldiği, insanın niçin duâya ihtiyacı olduğu ve insana, "duânız olmasaydı ne ehemmiyetiniz vardı" 
(Furkan Suresi; 77.) denilmesindeki sırrı belirlemek gerekmektedir..

(Sen bütün kusurlardan, aczden ve şerikten mukaddessin. Senden başka ilah yok ki, bize meded etsin. Aman diliyoruz. 
Bizi azap ateşinden ve cehennemden halas et!). 


Zira insan hiçbir şeye tek başına malik olamayacağını, her şart altında Allah'ın tevfikine 
ihtiyacı olduğunu duâ ile haykırır.

İslâm inancında duâ ile ifade edilen yalnızca ellerin açılıp Allah'a meramın anlatılması da değildir.

 Bir de zişuurlara mahsus duâ vardır. 

Bu duâ fiili ve kavli duâ olmak üzere ikiye ayrılır.

Fiili duâ kâinattaki şartlara müraat ederek neticeyi Allah'tan beklemeyi ifade eder. 
Mesela, "çift sürmek fiili bir duâdır.
Sebepleri ihmal etmeden, kişinin üzerine düşen tüm görevleri yerine getirip, neticeyi Allah'tan talep etmesi fiili duâyı ifade eder.

Kavli duâ ise insana mahsustur. 

Daha doğru bir ifadeyle Kur'ân'ın öngördüğü kâinat modelini ve insan gerçeğini Cevşen şerh etmiştir.

Cevşen hakkındaki rivayetlerde Cevşen'i okuyan veya üzerinde taşıyan kimseye yangın, sel, deprem gibi afetlerin zarar veremeyeceği ve bu insanların tüm isteklerinin yerine getirileceğini ifade eden inançlara rastlanılır. 



 slâm inancında duâ ubudiyetin, yani kulluğun ruhudur.


Kâinatta sınırlar Allah tarafından çizilmiştir ve insan bu sınırlar içerisinde çevresini, kendisini ve muhatap olduğu yenilikleri anlamlandırmaya uğraşmaktadır.
Bu muazzam seyahatinde zaman zaman bunalım geçirebilmekte, 
kâinattaki her şeyi kendine düşman telakki edebilmektedir. 

Bazen de tüm kâinat ona dost olur ve kâinatta bulunmaktan dolayı müthiş bir rahatlık hisseder.
Bu yolculuğunda tüm kâinata hükmeden ve insanın her türlü ihtiyacını yerine getirebilen bir varlığa ihtiyaç duyar.
Bu öyle bir varlıktır ki, büyük küçük diye bir ayrım onun için geçerli olmaz. 
Böyle bir varlığın mevcudiyeti ve tüm kâinata hükmünün geçtiği, en azından insanın 
vicdanında hissedebileceği kadar gerçektir. 


Said Nursi "duâ"yı kâinatın yaratılış sebeplerinden birisi olarak sayar. 
Buna göre başta nev-i beşer ve onun başında alem-i İslâm ve onun başında Muhammed-i Arabi'nin (a.s.m) muazzam duâsı bir sebeb-i hilkat-i alemdir. 
Yani Hz. Peygamberin saadet-i ebediyeyi talep etmesi, esmaya mazhar olmayı şiddetle talep etmesi kâinatın yaratılış sebebi olmuştur.
Duâ, başlı başına bir ibadettir. 

İnsan duâ ettiği zaman aczini, fakrını derk eder ve bunu Allah'a ilan eder. 
Bu, bir bakıma istiğfardır. 
 Varlıkların sahip olduğu potansiyel, onların bir nevi duâsıdır. 
Sözgelimi bir tohumun özellikleri onun neşv ü nema bulması için bir duâdır. 
Yine mevcudatın yaşamak için gerekli şartları—gayr-i şuuri de olsa—talep etmeleri yine duâdır. 
Şuursuz bir ağacın suya şiddetli ihtiyaç duyması, onun duâsıdır.
 Rızkı topraktan değil, belki toprak hazine-i rahmetin bir kapısıdır ki, rahmetin kapısı olan toprağı saban ile çalar." 

Kavli duâ insanın aczini, fakrını derk ettiği ve arzu ve isteklerine kendi başına gücünün yetmediğini anlamasını ve Rabb'ine yönelmesini ifade eder. 
Kavli duâ, bu yönüyle kulluğun itirafıdır ve Allah'ın kudretini kabullenmedir. 

Bu yönü onu başlı başına ibadet yapmaktadır. 
Cevşenü'l-Kebir duâsı da bu haykırmaların zirvesidir. 
Bu duâda baştan sona Esma-i Hüsna ile Allah'a duâ edilmekte, insanın aczi karşısında Allah'ın kudreti ön plana çıkarılmakta, günahlar karşısında Allah'ın rahmet ve şefkati hatırlatılmakta, insanın cehaleti ve olayları anlamlandıramaması vakası karşısında Allah'ın engin ve mutlak ilmi ifade edilmektedir.
 Aslında Cevşenü'l-Kebir bu yönüyle alışıldık duâ kalıplarını fazlasıyla aşmış ve insan için bir
 hayat rehberi olmuştur. 
Ayrıca sevap noktasında Cevşen okuyan kimseye "Bedir şehitleri" kadar sevap verileceği,
 Cevşen'i kefeninin üzerine yazan kimseye kabir azabının verilmeyeceği ve Cevşen'i okuyan
 kimsenin 4 semavi kitabı okumuş kadar sevap alacağı ifade edilir. 

Bu rivayetlerin sahihliğinden şüphe etmemekle beraber buradaki ölçülerin iyi şekilde 
belirlenmesi ve duânın karşılığında vaad edilen mükafatların ne manaya geldiğinin
 belirlenmesi gerektiğini düşünüyoruz.
 Said Nursi, 
Emirdağ Lahikası adlı eserinde bir talebesi ile bu ve benzeri rivayetlerde bahsedilen vaad ve mükafatların sıhhati hakkında yazılan bir mektubuna yer vermiştir. 
Söz konusu mektupta, 
Said Nursi'nin talebesi, pek dindar olmayan insanlarla karşılaşmış ve onlardan bu rivayetlerin

 akla ve mantığa uymadığına dair bazı sözler duymuştur. 
Bu rivayetlerde Cevşen okuyana Kur'ân okumak kadar sevap verileceği, 

göklerdeki büyük melaikelerin duâ sahibini gördükçe kürsülerinden inip, 

ona pek büyük bir tevazu ile hürmet edeceği ifade edilir. 
Talebesi bu rivayetler hakkında yapmış olduğu münakaşadan sonra bunların sıhhatinden şüpheye düşmüş ve meseleyi Said Nursi'ye sormuştur. 
Said Nursi verdiği cevapta, öncelikle Hz. Peygamberin ism-i Azama mazhar olduğunu ve

 kâinatın en mükemmel meyvesi olduğunu,

 yani kâinattan beklenilen tüm neticenin Hz. Peygamberde mevcut olduğunu ifade eder.



7 Ocak 2016 Perşembe

Dua da birleşelim, Gel birlikte sabır edelim ve el ele Huzura Gidelim...

Dua da birleşelim, Gel birlikte sabır edelim ve el ele Huzura Gidelim..

Rabb'im..!
Sen gönüllerdekini bilensin.
Gönüllerimizde olanı, hakkımızda hayırlı eyle, Hakkımızda hayırlı olanı da gönlümüze razı eyle..
Biliriz ki senden başka gidecek kapımız yok.
Ancak senden ister, senden aman bekleriz..
Sen bizleri kötülere, zalimlere muhtaç etme.
Onlara fırsat verme.
Bizleri bizim için hayırlı olacka insanlarla karşılaştır.
.
Allah'ım..!
Bizlere, iki cihan saadetine erişmeyi nasip eyle.
Peygamber efendimiz Hz.Muhammed (S.A.V.) e komşu eyle.
Senin razı olduğun kullar arasına dahil olanlardan eyle.
.
Rabb'im..!
Sen, yaptığımız, yapacağımız dua ve ibadetlerimizi kabul eyle.
Senin rızan için bir zerre bile iyilik edenler, bu duayı okuyup amin diyenlerin, tüm müslümanların geçmişleri içinde dualarımızı kabul eyle inşallah..
Bu insanların ve onların sevdiklerinin işini rast getir, rızıklarını bereketli eyle..
.
Allah 'ım ..!
Duanın icabetini engelleyen günahlarımı affet. .

- Amin



Bir bak Rabbin ne söylüyor sana ;
"Bilesiniz ki, kalpler ancak Allah'ı anmakla huzur bulur."
Ra'd Suresi 28. ayet
"O halde sabır ve NAMAZ ile (Allah’dan) yardım isteyin!
Hâlbuki şüphesiz o,(Allah’a) GÖNÜLDEN BAĞLI olanlardan başkasına elbette ağır gelir."
Bakara Suresi 45. Ayet


Ben HUZUR bulmanı isteyenlerdenim, 

 Sen; Belki ACI SÖYLEYEN BİR DOST, 

Belki de HUZUR'A GİDEN BİR YOL'da diyebilirsin...



 Allah’ın bizlere verdiği Sonsuz  SEVME kabiliyetinin tamamını, Hakk’ı sevmek için değilde gittin Fani şeylerle sarfettin..!
Değer mi !?
Bir FANİNİN sevgisini kazanacağım derken,
ALLAH'ın sevgisini kaybetmeye !



 Kalbimin Huzuru (Kitap) - Şükrü Çalışgan

6 Ocak 2016 Çarşamba

Dua bir ubudiyettir.



Dua bir ubudiyettir.

Duanın ilk mükafatı:

 insanın aczini hissedip kudret ve kuvvet sahibi bir zata yönelmesidir. Bu durumda kendisi sahipsiz ve başıboş olmadığını, hem onun aczi ve fakrı zillet ve hakaret sebebi olmadığını, aksine aczi ve fakrı kendisini Allah’a yaklaştırdığını hissetmesidir. İnsan, “Beni benden daha iyi bilen ve merhamet eden bir rabbim var.” fikrini her dua edişte hisseder.
Madem bir insanın aczini hissedip kendisine yalvarmasını Cenab-ı Hak istiyor.
Ve madem “Vermek istemeseydi istemek vermezdi.” hakikati var.
Yani, Allah bize istediğimizi vermek istemeseydi isteme duygusunu da vermezdi.
Öyleyse elimizin yetişmediği her türlü meşru ve müspet şeyi Allah’tan isteyebiliriz.
Ama bu isteklerimizin de ibadete dönüşmesini istiyorsak niyetimizi de tashih etmek durumundayız.
 Yani, mal ve mülk isterken niyetimizde fakir fukarayı gözetmek ve din-i İslam’a bu yolla hizmet etmeyi murat etmek gerektir.
Ta ki isteklerimiz elimize geçse de geçmezse de bu duamız ibadet olsun.
 Tabi dua sadece dil ile yapılmaz. Fakat asıl tesirli olan dua, fiili dua dediğimiz çalışmaya dayanan duadır.

Peygamberimiz (a.s.m), dünyevi şeyleri istememesi onların kötü olduğu anlamına gelmez.
Çünkü ümmetinin sıkıntı çekmemesi yönünde de duaları vardır.
Hem bir Müslüman dünyayı kesben değil kalben terk etmesi gerekir.
Yani çok çalışıp kazanacağız.
Yüksek makamlara geleceğiz. Ama bunları kalbimize koymayacağız.
Kalbimiz Allah ile beraber, ahiret aşkıyla dopdolu olacaktır.
Yoksa -Allah muhafaza- dünyayı kalbimize koyup her şeyimizi mal - mülk bilsek, o zaman kazandığımız şeyler bizi Allah’tan uzaklaştırır.

- Dua bir ibadet midir?
Âlemlerin Rabbi, semâ âlemini de arz âlemini de insana göre ve insan için terbiye etmişti. İns ve cinne hak yolu, doğru yolu, kendine vâsıl olan yolu göstermek üzere inzal buyurduğu Kur’an-ı Kerim’i de “âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamd” ile başlıyordu.
Fâtiha Sûresinde Cenâb-ı Hak, Rahman ve Rahîm olduğunu kullarına haber veriyor ve din gününün yegâne mâliki olduğunu bildirdikten sonra, sanki sözü insana bırakıyor, o da “biz yalnız sana ibadet eder ve senden yardım dileriz” demekle âlemlerin terbiyesindeki gerçek gayenin ibadet olduğunu, yalvarma, medet dileme olduğunu böylece ilân etmiş oluyordu.
Ve sûrenin bundan sonraki kısmı duaya ayrılıyordu...

Malûmdur, insanın dünya hayatı iki esas üzere yürüyor: Menfaati celp, zararları def.
Mânevî hayat da öyle; onun da fayda ve zarar bölgeleri var.
Onun da dostları ve düşmanları mevcut.
O da sıhhat bulabiliyor ve yara alabiliyor.
O da besleniyor, büyüyor; hastalanıyor ve ölüyor...
İşte bu iki esası yâni menfaat celbi ve zarar def’i meselesini sûrenin son kısmında harika bir şekilde görüyoruz.
Bizi sırat-ı müstakime, yâni “peygamberlerin, sıddıkların, şüheda ve salihlerin yoluna” hidayet et, demekle ruhumuzun en büyük ihtiyacını dua ile dile getirmiş oluyoruz.
 Ve sanki bu mutlu günün parıltıları ufukta görünmüşte kaybolma tehlikesi belirmiş gibi, yeniden Rabbimize sığınıyoruz: “Bu istikamet erlerinden ayrılarak gazabına uğrayanların yoluna değil...”
İnsanın yaratılışında ibadet vardır, sığınma vardır, dua vardır...
Ve insan bu büyük şerefe kolayca ulaşabilmesi için son derece fakir ve zaif yaratılmıştır.
“Asıl mahiyetin kusur, naks, fakr, acizden yoğrulmuştur ki; zulmet, karanlığın derecesi nispetinde nurun parlaklığını gösterdiği gibi, zıddiyet itibariyle sen, onlarla Fâtır-ı Zülcelâlin kemâl, cemâl, kudret ve rahmetine âyinedarlık ediyorsun.” 
(Sözler)

İnsan zaiftir. Nur Müellifinin tatlı beyanıyla, göz ile görülmeyen ve çok defa büyütüldükten sonra ancak görülebilen bir mikrop, onu yere serer öldürür.

İnsan âcizdir. Hiçbir ihtiyacını kendi başına görebilecek güçte değildir. Sebze için toprağa, meyve için ağaca muhtaç.
Ve ikisini de yapmaktan âciz.
Güneşin doğmasına da muhtaç, batmasına da. İkisi de onun kudreti haricinde.
Kanının temizlenmesine de muhtaç, hücrelerinin değişmesine de.
Bunlar da onun gücü ve kuvvetiyle icra edilmiyorlar.

Ve insan nihayetsiz fakir. Hiçbir şey onun kendi mülkü ve malı değil. Gözünden kulağına, dişinden tırnağına kadar her şeyi emanet. İşte insan mahiyetinin, zaaf, acz ve fakrdan yoğrulmasındaki hikmet, İlâhî isimlere en parlak bir âyine olabilmesi.
Göz güneşe muhtaç ve onu getirmekten de âciz. İşte bu küçük yağ parçasının hâl diliyle ettiği duayı Allah kabul ediyor ve onun imdadına koca güneşi gönderiyor.
Biz de cennete muhtacız, ebede muhtacız, rızaya muhtacız...
Ve bunlar bizim cüz’i iktidarımızla ve sönük ibadetlerimizle kazanılacak gibi değil...
Namaz, oruç ve sair ibadetlerin her biri birer dua...
Gözü güneşe kavuşturan Allah, bizi de cennete kavuşturmaya kâdir. Yeter ki, duamız kabul olsun...
Hiçbir şeye gücü yetmeyen ve her şeye muhtaç olan insan, nasıl dua kapısını çalıyorsa, aynı şekilde, defetmesinden âciz kaldığı hadsiz düşmanlarına karşı da istianeye başvuruyor, Rabbine sığınıyor, O’ndan medet diliyor.
Rabb-ül-âlemine hamd ile başlayan Kur’an sûreleri, “Rabbülfelâk” ve “Rabbünnâs” olan Allah’a sığınmakla son bulur...
Uçan bir sineği tutmak isteseniz, sizin şerrinizden kaçar ve odanın kuytu bir köşesine sığınır. Ama, o sineğe içinde uçuştuğu hava unsuru düşman kesilirse artık nereye kaçacaktır?
Yapacağı tek şey kalmıştır:
O unsurun Hâlikına sığınmak.
Bizim de bütün mahlûkatın şerrinden, şeytana kanabilen nefsimizin ve diğer insanların şerrinden Rabbülfelâk ve Rabbünnâs olan Allah’a sığınmamız bunun gibi...
Nur Külliyatından Mektûbat’ta tatlı ve tafsilatlı bir dua bahsi vardır.
Oradan bir hakikat dersi:
“Hem dua bir ubudiyettir. 
Ubudiyet ise semeratı uhreviyedir. Dünyevî maksatlar ise o nev’i dua ve ibadetin vakitleridir.”
İmam-ı Rabbani’nin Mektûbat'ında da, “İbadet, tezellül ve inkisardan ibarettir.” buyrulur. İşte insanın kendi aczini, zilletini en kâmil mânâda hissettiği ve kalbi buruk olarak Rabbine müteveccih olduğu güzel anlarından birisi de dua vaktidir.
İnsan dua ederken, A’raf Sûresinde geçen “Rabbinize yalvara yalvara, için için dua edin.” emrine uyar.
O’na sığınır, O’ndan ister, O’nun mağfiretini talep eder. İşte bu hâl bir ibadettir ve meyvesini âhirette verecektir.
Bir de istenen şeylerin dünyada tahakkuk etmesi meselesi var. İbadet onlar için edilmez, onlar ancak ibadete birer vesile.
Ve o ihtiyaç anları birer dua vakti. İnsan o vakitlerde fakrını, aczini daha iyi anlar ve bunları yerine getirmeye ancak Rabb-ül-âlemin’in kâdir olduğunun idraki içinde ellerini O’nun dergahına açar, O’na yalvarır.
İstemenin en ileri, en ulvî derecesi, O’ndan yine O’nu istemek...
Rızasını dilemek. Yakınlığına talip olmak.
O’na imanda, O’nu sevmede ve O’ndan korkmada kemâle ermeyi istemek.
 “Kalpler ancak O’nun zikriyle mutmain olur.” mealindeki âyetin verdiği derin mesaja kulak vererek, O’ndan O’nu anmayı dilemek. Bize bizden daha yakın olduğunun şuuru içinde, O’nun yakınlığını kalbimizde duymayı ve böylece O’ nunla olmayı istemek.
Nefis, duada bile araya girer. Ve O’nun huzurunda O’na yalvaran kulu, bir bakıma O’ndan gaflete düşürür. Ve O’nu istemek yerine, dünya nimetleriyle oyalanmayı kalbe telkin eder.

Sevginin diğer bir adı da sabırdır

Yapılma, yıkılmadadır;
Topluluk, dağınıklıkta;
Düzeltme, kırılmada;
Murat, muratsızlıktadır;
Varlık, yoklukta gizlidir…

Ne kötüdür insanın aklıyla yüreği arasında çaresiz kalması.
Ne kötüdür zamanın bir an kadar yakın,
Bir asır kadar uzak olması.

Ve bilir misin?
Ne acıdır insanın bildiğini anlatamaması..
“Ben”, deyip susması…
“Sen”. deyip ağlamaklı olması…

Eğer sen Hak yolunda yürürsen, senin yolunu açar, kolaylaştırırlar.
Eğer Hakk"ın varlığında yok olursan, seni gerçek varlığa döndürürler.
Benlikten kurtulursan o kadar büyürsün ki âleme sığmazsın.
İşte o zaman seni sana, sensiz gösterirler.

Sevginin diğer bir adı da sabırdır:
Açlığa sabredersin adı "oruç" olur.
Acıya sabredersin adı "metanet" olur.
İnsanlara sabredersin adı "hoşgörü" olur.
Dileğe sabredersin adı "dua" olur.
Duygulara sabredersin adı "gözyaşı" olur.
Özleme sabredersin adı "hasret" olur.
Sevgiye sabredersin adı "AŞK" olur...

Ne istersem ben Mevlâ'dan isterim.
Verirse yüceliğidir. Vermezse İmtihanımdır…

Allah'tan bir şey istersen:
Kapı Açılır, sen Yeterki Vurmayı Bil !...

Ne Zaman dersen bilemem ama,
Açılmaz diye umutsuz olma,
Yeterki O Kapıda Durmayı Bil...!

Yüce Pîr. Hz. Mevlânâ Celaleddîn-i Rûmî.

İyiliğe Niyet Edin..



Hâlinizden şikâyet etmeyin…
Büyüğünüze emretmeyin… 
Boş şeylerde ısrar etmeyin…
 Câhillerle sohbet etmeyin… 
Nefesinizi boşa tüketmeyin…
İnsanları bekletmeyin… 
Etrafınızı kirletmeyin…
Hayatınızı mahvetmeyin… 
Kimseye minnet etmeyin.
İnsanları yüzüne karşı methetmeyin… 
Kimseye küfretmeyin…
 Kötülüğe meyil etmeyin… 
Malınızı boşa sarf etmeyin… 
Sırrınızı açık etmeyin…
Her şeyi merak etmeyin… 
Suçunuzu inkâr etmeyin… 
Şerefinizi kaybetmeyin…
 Vatanınızı terk etmeyin… 
İyiliğe niyet edin… 
Büyüklere hürmet edin…
 Sıkıntıya sabredin… 
Aza kanaât edin…
Sözünüzde sebat edin… 
Bildiğinizle amel edin…
 Hatanızı kabûl edin… 
Yaramaz ise def edin…
 Varken tasarruf edin…
Âlimlerle sohbet edin…
Nefsinizle inat edin…
Sofranıza dâvet edin…
Zararlıysa men edin…
 Seviyorsanız ifâde edin…
 Kalbleri fethedin…
 Misâfire ikram edin…
 Muhtâca yardım edin…
Bilseniz de istişare edin… 
Tehlikeye dikkat edin…
Hakkı teslim edin… 
Unutacaksanız kaydedin…
Esirgemeyin lûtfedin… 
Gariplere merhamet edin…
Kazanmaya gayret edin…
Çalışanı takdir edin… 
Başarıyı tebrik edin…
Mâzereti kabûl edin… 
Her an tevekkül edin…
Hastaları ziyâret edin… 

Çocuğunuzu terbiye edin…

Herkese tebessüm edin… 
Güvenseniz de kontrol edin…
İnanmayana ispat edin…
Fakirleri gözetin… 
Hayır için sarf edin…
Bugününüzü iyi değerlendirin…


Kalbimin  Huzuru Kitabı

Üzülme! Lâ Tahzen...




Üzülebiliyorsan bir kalbin var demektir.
Kalpsizler üzül(e)mezler ki.
Ne mutlu sana ki, üzülebiliyorsun.
Dokunan var demek ki kalbine.
Ya dokunulmasaydı kalbine.
Ya hüznün gönül toprağını karmasına izin verilmeseydi.
Demek ki gözden çıkarılmadın.
Demek ki sen hâlâ bir umut tarlasısın.
Yorum: Üzülmek bence kalp işinden çok iman işi.
Yeryüzündeki milyarlarca insanın
Üzülme! da kalbi var ama çoğu üzülmüyor.
O imandır ki kalbi kalıp olmaktan çıkarır, kalp eyler.

Üzülüyorsan, Biri var ki cılız varlığını düştüğü çamurdan kaldırmak istiyor.
Onun için dokunuyor kalbine.
Kıymetini bil ki, üzmeye değer görüyor seni.
Hüzünlerin kalbinin toprağını allak bullak ediyorsa, sen ekilmeye layık bir topraksın demektir.
Kaygıların vuruşuyla tuz buz oluyorsa taş katılığında büyüttüğün güvencelerin, yarılan göğsüne umut fidanları dikiliyor demektir.

Yorum: Bu paragraf bana Aşık Veysel'in "Benim sadık yarim kara topraktır." sözünü hatırlattı. Eskiden alimler sağlıklı olmalarından şüphelenip, Rabb'im beni unuttu mu acaba, derlermiş.

Üzülme!
Yüzün yerde geziyorsan, ellerin boynuna sarılı ise, içini ısıtacak haberlerin mürekkebi damlıyor olmalı ömrünün defterine.
Kar yağıyorsa güvendiğin dağlara, yarının ovalarında rengârenk çiçeklerin olacak demektir.
Hırçın fırtınalar sarsıyorsa sevinçlerinin zirvesini, rüzgârlar dövüyorsa umudunun yamaçlarını, bir yüce dağsın sen demek ki, az bekle, eteğinden serin pınarlar akmaya başlayacak demek ki...
Yorum: Bu paragraf umut dolu, söyleyecek söz bulamıyorum, çölde su bulmuş gibi sevindirdi beni.

Üzülme!
Üzülüyorsan, şımaramazsın.
Kibrin kirli tuzağına düşemezsin.
Kendini beğenmişliğin çamuruna dolaşmaz ayakların.
Uzak geçersin isyanlı yollardan.
Heveslerinin ardı sıra düşüp nisyan uçurumlarının başına sürüklenmezsin.
Seni Biri yakınlığına çağırıyor demek ki...
Gözden çıkarmamış olmalı seni.
Yorum: Evet üzüntüler şımarmamı hep engelledi, küçükten büyüdüm.
Üzüntü şer değil bazen hayırmış demek ki...

Üzülme!
Üzülüyorsan, bir kutlu teselli kapısının önünde bekletiliyorsun demektir.
Gözlerini kaldır vefasız dünyanın eşiğinden.
Gönlünün elinden çıkar sebeplerin boş avuntularını. Umudunu kes sahte doymalardan.
Yüreğini küstür coşkulardan.
Kapı açıldı açılıyor demektir.
Yorum: Öyle ya üzülme olmadan sevinmenin ne demek olduğunu nereden bileceğiz? Bu paragrafın harfleri yağmur damlaları gibi rahmet yağdırdı mahzun kalplere
Üzülme!
Üzülüyorsan, kaybedeceğin bir şeyler var demek ki...
Kaybedeceği bir şeyi olanlar çoktan kazanmışlardır.
Eline geçmeyenleri saymakla tüketme nefesini, elindekileri saymaya başla.
Hepsini saysan bile, nefesini saymaya nefesin yetmeyecek demektir.
Bak işte zenginsin.
Yorum: Bu paragraf zenginliğimi haykırıyor adeta.
Doğru ya hep sahip olmak istediğimiz şeyleri sayıyoruz da sahip olduklarımızı saymıyoruz.
En değerli şeyimiz ise imanımız, ancak ve ancak onu kaybetmekten korkmalıyız.

Üzülme!
Seni bir "İşiten" var. Seni senin kendini bile sevmenden önce O sevdi seni.
Senin kendini bile bilmediğin unutuş kuyularından çekip çıkardı seni.
Çektiğin acılara habire meşgul çalan telefonlar gibi kör ve sağır değil O.
Yüreğinin her yangınına O yetişiyor.
Ayrılıklarına ve sıkıntılarına metal soğukluğundaki plazalar gibi umursamaz değil O. Yitirdiklerinin hepsini sana iade edeceğine söz veriyor.
Sevdalarına ve özlemlerine çok seçenekli sınav kâğıtları gibi tatsız ve tuzsuz formüller sunmuyor.
Seni herkesten çok anlıyor, seni senin kendini düşündüğünden çok düşünüyor.
Gözyaşlarınla imzalayasın istiyor yakarışlarını.
Bir ebedî çerçevenin içinde, gösterişsiz bir kullukla fotoğraflamak istiyor seni.
Dağılıp giden ömür kırıntılarının arasından sıcacık bir kardelen ümidi devşiresin istiyor.
Keyfinin çatlak kabuklarının arasından sonsuz teselli pınarları akıtmak istiyor.
Yorum: Meşgul çalan telefon benzetmesi çok güzel.
"Allahu Ekber!" "Elhamdülillah" denmez de ne denir Rabb'imizin bize düşkünlüğüne.
Bir de biz O'na hakkıyla kul olabilsek...

Üzülme!
Varlığının tenine çiziktir her hüzün.
Varlığından haber verir üzüntün.
Hatırlar mısın, bir zamanlar hatırlanmaya değer bir şey bile değildin?
 Hiç umursanmadan çöpe atılabilecek kirli bir su iken sen, yüzüne bir tek O baktı.
Kimselerin arayıp sormadığı, önemseyip adını bir kenara yazmadığı o günlerde, senin adını ilk O andı.
Hatırını bildi. Seni yanına aldı.
Hep yanında oldu.
Sen seni unutup da başını yastığa koyduğunda bile, seni her defasında sabaha çıkardı.
Sen Onu defalarca unuttun ama O seni asla unutmadı.
Yorum: Her hüzün, imanımızı içten içe yiyen bir elma kurdu gibi sanki.
Bir de bakıyoruz ki üzüntüden geriye adını bile anmak istemediğimiz hastalıklar kalmış hediye.
Sonra?
Sonra o hüzün bizde kalsa iyi, çürük elmanın sepetteki diğer elmaları çürüttüğü gibi biz de hastalığımızla başkalarını üzüyor, çürütüyoruz.
Rabb’imiz bizi sevindirmek istiyor varederek, bak Ben seni yarattım, senin Rabb’inim, sevinmedin mi seni yarattığıma, diyor her üzüldüğümüzde.
Beni tanımak istemez misin, diyor ve ne acı ki bazı kulları yaşantılarıyla bu soruya “Hayır, boşver, sonra” diye karşılık veriyor. “Veyl” onlara…

Üzülme!
O'nun en sevdiği kulu da yalnız kaldı. Taşlandı. Sürüldü.
Yaralandı.
Aç susuz kaldı.
Yuvasına uzaktan gözleri yaşlar içinde baktı.
Mağarada yapayalnız ve korunmasızdı. Senin gibi üzülen yol arkadaşına sonsuz müjdeler veren tebessümüyle fısıldadı:
Yorum: Efendimiz’in başına gelenler beni hep teskin etmiştir.

"Lâ tahzen, innAllahe meânâ."
Onun örnekliğiyle sabretmeye daha bir gayret etmişimdir.
Bence O, biz kardeşlerine hâlâ “Lâ tahzen, innAllahe meâna.” diyor, duyabiliyor muyuz?

Üzülme!
Kaldır yüzünü yerden.
Omuzlarından sarsıp kendine getirmek istiyor seni Sevgili.
"Rabbin sana küsmedi ki..."
Gözlerinin içine içine bak sevdiklerinin.
"Rabbin seni unutup yalnız bırakmadı ki..."
Yorum: Tek dileğim, Rabbime olan sevgimin günahlarıma kefaret olması. Yoksa vallahi ne bu dünyada yüzümü yerden kaldırabilirim ne de ahirette O’nun (c.c.) cemaline bakabilirim…