Duâyı nedense hep arzu ve isteklerimizin yerine gelmesi için bir "araç" olarak görürüz.
Bu kısır bakış açısı Said Nursi'nin "ubudiyetin ruhu" olarak adlandırdığı ve gizli hazine olan bir çok duâdan yeterince istifade edemememizi netice vermektedir.
Cevşenü'l-Kebir duâsı da böyle gizli hazinelerden birisidir. Risâle-i Nur müellifi Risâle-i Nur'u, "Kur'ân'dan tereşşuh eden ve bir cihette Cevşen'den feyiz alan ve tevellüd eden" şeklinde tarif ederken, hiç şüphesiz Cevşen'in manevi önemine de dikkat çekmek istemiştir.
Genellikle tevhid konusunun işlendiği Risâlelerde Cevşen'den aldığı dersin onun marifetine genişlik kattığını, yani itikadının kuvvetlenmesini sağladığını ifade eder.
Duâ-i Nebevi.
Cevşen'in hangi amaç ve maksatla okunması gerektiği hakkında bazı tespitler yapabilmek için, öncelikle duânın ne manaya geldiği, insanın niçin duâya ihtiyacı olduğu ve insana, "duânız olmasaydı ne ehemmiyetiniz vardı"
(Furkan Suresi; 77.) denilmesindeki sırrı belirlemek gerekmektedir..
(Sen bütün kusurlardan, aczden ve şerikten mukaddessin. Senden başka ilah yok ki, bize meded etsin. Aman diliyoruz.
Bizi azap ateşinden ve cehennemden halas et!).
Zira insan hiçbir şeye tek başına malik olamayacağını, her şart altında Allah'ın tevfikine
ihtiyacı olduğunu duâ ile haykırır.
İslâm inancında duâ ile ifade edilen yalnızca ellerin açılıp Allah'a meramın anlatılması da değildir.
Bir de zişuurlara mahsus duâ vardır.
Bu duâ fiili ve kavli duâ olmak üzere ikiye ayrılır.
Fiili duâ kâinattaki şartlara müraat ederek neticeyi Allah'tan beklemeyi ifade eder.
Mesela, "çift sürmek fiili bir duâdır.
Sebepleri ihmal etmeden, kişinin üzerine düşen tüm görevleri yerine getirip, neticeyi Allah'tan talep etmesi fiili duâyı ifade eder.
Kavli duâ ise insana mahsustur.
Daha doğru bir ifadeyle Kur'ân'ın öngördüğü kâinat modelini ve insan gerçeğini Cevşen şerh etmiştir.
Cevşen hakkındaki rivayetlerde Cevşen'i okuyan veya üzerinde taşıyan kimseye yangın, sel, deprem gibi afetlerin zarar veremeyeceği ve bu insanların tüm isteklerinin yerine getirileceğini ifade eden inançlara rastlanılır.
slâm inancında duâ ubudiyetin, yani kulluğun ruhudur.
Kâinatta sınırlar Allah tarafından çizilmiştir ve insan bu sınırlar içerisinde çevresini, kendisini ve muhatap olduğu yenilikleri anlamlandırmaya uğraşmaktadır.
Bu muazzam seyahatinde zaman zaman bunalım geçirebilmekte,
kâinattaki her şeyi kendine düşman telakki edebilmektedir.
Bazen de tüm kâinat ona dost olur ve kâinatta bulunmaktan dolayı müthiş bir rahatlık hisseder.
Bazen de tüm kâinat ona dost olur ve kâinatta bulunmaktan dolayı müthiş bir rahatlık hisseder.
Bu yolculuğunda tüm kâinata hükmeden ve insanın her türlü ihtiyacını yerine getirebilen bir varlığa ihtiyaç duyar.
Bu öyle bir varlıktır ki, büyük küçük diye bir ayrım onun için geçerli olmaz.
Böyle bir varlığın mevcudiyeti ve tüm kâinata hükmünün geçtiği, en azından insanın
vicdanında hissedebileceği kadar gerçektir.
Said Nursi "duâ"yı kâinatın yaratılış sebeplerinden birisi olarak sayar.
vicdanında hissedebileceği kadar gerçektir.
Said Nursi "duâ"yı kâinatın yaratılış sebeplerinden birisi olarak sayar.
Buna göre başta nev-i beşer ve onun başında alem-i İslâm ve onun başında Muhammed-i Arabi'nin (a.s.m) muazzam duâsı bir sebeb-i hilkat-i alemdir.
Yani Hz. Peygamberin saadet-i ebediyeyi talep etmesi, esmaya mazhar olmayı şiddetle talep etmesi kâinatın yaratılış sebebi olmuştur.
Duâ, başlı başına bir ibadettir.
İnsan duâ ettiği zaman aczini, fakrını derk eder ve bunu Allah'a ilan eder.
Duâ, başlı başına bir ibadettir.
İnsan duâ ettiği zaman aczini, fakrını derk eder ve bunu Allah'a ilan eder.
Bu, bir bakıma istiğfardır.
Varlıkların sahip olduğu potansiyel, onların bir nevi duâsıdır.
Sözgelimi bir tohumun özellikleri onun neşv ü nema bulması için bir duâdır.
Yine mevcudatın yaşamak için gerekli şartları—gayr-i şuuri de olsa—talep etmeleri yine duâdır.
Rızkı topraktan değil, belki toprak hazine-i rahmetin bir kapısıdır ki, rahmetin kapısı olan toprağı saban ile çalar."
Kavli duâ insanın aczini, fakrını derk ettiği ve arzu ve isteklerine kendi başına gücünün yetmediğini anlamasını ve Rabb'ine yönelmesini ifade eder.
Kavli duâ, bu yönüyle kulluğun itirafıdır ve Allah'ın kudretini kabullenmedir.
Bu yönü onu başlı başına ibadet yapmaktadır.
Cevşenü'l-Kebir duâsı da bu haykırmaların zirvesidir.
Bu duâda baştan sona Esma-i Hüsna ile Allah'a duâ edilmekte, insanın aczi karşısında Allah'ın kudreti ön plana çıkarılmakta, günahlar karşısında Allah'ın rahmet ve şefkati hatırlatılmakta, insanın cehaleti ve olayları anlamlandıramaması vakası karşısında Allah'ın engin ve mutlak ilmi ifade edilmektedir.
Aslında Cevşenü'l-Kebir bu yönüyle alışıldık duâ kalıplarını fazlasıyla aşmış ve insan için bir
hayat rehberi olmuştur.
hayat rehberi olmuştur.
Ayrıca sevap noktasında Cevşen okuyan kimseye "Bedir şehitleri" kadar sevap verileceği,
Cevşen'i kefeninin üzerine yazan kimseye kabir azabının verilmeyeceği ve Cevşen'i okuyan
kimsenin 4 semavi kitabı okumuş kadar sevap alacağı ifade edilir.
kimsenin 4 semavi kitabı okumuş kadar sevap alacağı ifade edilir.
Bu rivayetlerin sahihliğinden şüphe etmemekle beraber buradaki ölçülerin iyi şekilde
belirlenmesi ve duânın karşılığında vaad edilen mükafatların ne manaya geldiğinin
belirlenmesi gerektiğini düşünüyoruz.
belirlenmesi ve duânın karşılığında vaad edilen mükafatların ne manaya geldiğinin
belirlenmesi gerektiğini düşünüyoruz.
Said Nursi,
Emirdağ Lahikası adlı eserinde bir talebesi ile bu ve benzeri rivayetlerde bahsedilen vaad ve mükafatların sıhhati hakkında yazılan bir mektubuna yer vermiştir.
Söz konusu mektupta,
Said Nursi'nin talebesi, pek dindar olmayan insanlarla karşılaşmış ve onlardan bu rivayetlerin
akla ve mantığa uymadığına dair bazı sözler duymuştur.
akla ve mantığa uymadığına dair bazı sözler duymuştur.
Bu rivayetlerde Cevşen okuyana Kur'ân okumak kadar sevap verileceği,
göklerdeki büyük melaikelerin duâ sahibini gördükçe kürsülerinden inip,
ona pek büyük bir tevazu ile hürmet edeceği ifade edilir.
göklerdeki büyük melaikelerin duâ sahibini gördükçe kürsülerinden inip,
ona pek büyük bir tevazu ile hürmet edeceği ifade edilir.
Talebesi bu rivayetler hakkında yapmış olduğu münakaşadan sonra bunların sıhhatinden şüpheye düşmüş ve meseleyi Said Nursi'ye sormuştur.
Said Nursi verdiği cevapta, öncelikle Hz. Peygamberin ism-i Azama mazhar olduğunu ve
kâinatın en mükemmel meyvesi olduğunu,
yani kâinattan beklenilen tüm neticenin Hz. Peygamberde mevcut olduğunu ifade eder.
kâinatın en mükemmel meyvesi olduğunu,
yani kâinattan beklenilen tüm neticenin Hz. Peygamberde mevcut olduğunu ifade eder.


yüzyıl insanının önemli problemlerinden birisi duâya ve ibadetlere yanlış mana yüklemektir.
YanıtlaSilMaalesef duâ ve ibadetler, dünyevi netice ve manfaat umularak yapılabilmekte, bu da ibadette mutlaka bulunması gereken "ihlas"ı ortadan kaldırabilmektedir.
Duâlardan dünyevi fayda ummanın ihlasa ve ubudiyete aykırı olduğunu belirtir.
YanıtlaSilBunu şöyle ifade eder: "...o faydalar, o evradların illeti (asıl sebebi) olamaz ve ondan, onlar kasten ve bizzat istenilmeyecek.
Çünkü onlar fazli bir surette, o halis virde talepsiz terettüp eder.
Onları talep etse, ihlası bir derece bozulur.
Belki ubudiyetten çıkar ve kıymetten düşer." Zayıf itikadlı insanların bir müşevvik ve müreccihe muhtaç olmasından dolayı bu tür duâları faziletlerini düşünerek okumalarının ise zarar vermeyeceğini söyler.
Ancak okuma sırf rıza-yı İlâhî için yapılmalıdır.
Bu muazzam hazineden dünyevi menfaat beklemenin hem duânın mana ve ehemmiyetine hem de duânın sahibi olan şeref-i beni Adem'e saygısızlık olacağı unutulmamalıdır.
Cevşen'in layık olduğu tarzda okunması da ancak ve ancak çok sağlam bir tahkikle mümkündür.
Bir başka deyişle Cevşen'in okunma tarzı ve okunurken hissedilen anlam ve beklenen netice, kişinin tahkik derecesiyle doğru orantılıdır.
Bu yüzden tahkik arttığı ölçüde Cevşen'den alınacak feyz ve çıkarılacak anlam da artacaktır.
Tersten düşünülürse tahkikin artması için Cevşen'i doğru okumak gerektiği sonucuna ulaşılabilir.
Küçük, büyük, yaşlı, genç, dindar ve hatta dinde hassas olmayan birçok insanın bile boynunda gördüğümüz Cevşen'i Türkiye Müslümanlarına Said Nursi tanıtmış ve muazzam duâ-i nebeviyi talebelerine de tavsiye etmiştir.
Risâlelerde Cevşen okuyana şu kadar mükafat, şu kadar sevap... verilir tarzında bir metod takip etmemiş Cevşen'in niçin ve nasıl okunması gerektiği hakkında bazı ipuçları vermiştir.
Bir bakıma Cevşen sahip olduğu muazzam değerini Risâle-i Nur'un kazandırdığı bakış açısıyla ispatlamıştır.
Cevşen'in maddi isteklerin çok çok üstünde manevi değer taşıdığını anlayabilmek için de marifetullahta terakki şarttır.
Yoksa hazine gizlenmeye devam edecektir.