SEVGİ,
GÖRMEKLE OLSAYDI AŞIK VEYSEL NASIL DESTAN YAZARDI SEVDASINA..
Günler aylara, aylar yıllara evriliyor da konuşmasını beklediklerimiz halâ sessizliğini koruyor.
En çok da “umduğuna” küsüyor gönül. “Elbet bir gün buluşacağız!” diyene, “Bu böyle yarım kalmasın için ne yaptın?” diye haykırmak istiyor.
Yerli cümleler yersizleşiyor.
Hislere tercüman olan kelimeler bir sınanmışlığın şiddetinde değilleniyor. Verilen sözler iradi bir unutulmuşluğa terk ediliyor.
Duygular ekşimeye başlayınca yol bulup arşa yükseliyor sitemler.
Yaşanmışlıklar, paylaşılmışlıklar heder edilirken haklar ve hukuklar da bile isteye ehil olmayan ellere emanet ediliyor.
Peşinden gidilmiyor, arkası aranmıyor…
Akrabalık bağları bile gevşeyip çözülüyor.
Ana babalar evlatlarına yabancılaşıyor.
Söylemenin tesiri olmasa da söylemek istiyor insan.
Bu sağırlığa sadece gönül değil vicdan da razı olmuyor.
“Sorulmayınca” iltihap topluyor yaralar.
Sesi duyulmayınca derinleşiyor mazlumun yalnızlığı. Bildiği halde bilmezlenenler, tanıdığı halde görmezlenenler, nice acı kahvelerin hatırını feda edenler zorlaştırıyor “insan olma”yı.
İlişkilerin de paranteze alınıp bekletilebileceğini sanıyor bazıları.
Hislerin dondurulabileceğini. Sevginin mazeretle sıvanabileceğini.
“Nerede kalmıştık?” diyerek yola devam edilebileceğini…
Ve Hazreti Mevlânâ’nın dilince, “dinlemek”le başlıyor insan olmak…
Zira ancak “insanın hikâyesi”ne açılmak sana, kendinden uzak düşmüşlüğün mesafesini ölçtürüyor.
“Dile kulaktan başka müşteri yok.” diyor Hazret.
Dinlemezsen anlayamaz, kendi kalbine yol bulamazsın.
Ancak dinlersen bir hikâyenin hem şahidi hem anlatıcısı olabilirsin!
DİNLE!
Ney gibi inleyen gönüllerden.
Hikâyeti de dinle, şikâyeti de.
Mademki insansın, işitmenin mesuliyetinden azade değilsin.
Duydukça değil, sustukça ölüyorsun.
Var olmayı seç!
“Geçen yılın kelimeleri geçen yılın diline aittir.” der T. S. Eliot.
“Yeni yılın kelimeleri yeni bir ses bekler” daima.
O sesi bul.
Düne ait kelimeleri dünde bırak.
Cesur ol ve bugün bize dünü unutturacak şeyler söyle.
Zulme verilecek cevabın yoksa sen de yoksun.
Var olmayı seç!
---
En çok da “umduğuna” küsüyor gönül. “Elbet bir gün buluşacağız!” diyene, “Bu böyle yarım kalmasın için ne yaptın?” diye haykırmak istiyor.
Yerli cümleler yersizleşiyor.
Hislere tercüman olan kelimeler bir sınanmışlığın şiddetinde değilleniyor. Verilen sözler iradi bir unutulmuşluğa terk ediliyor.
Duygular ekşimeye başlayınca yol bulup arşa yükseliyor sitemler.
Yaşanmışlıklar, paylaşılmışlıklar heder edilirken haklar ve hukuklar da bile isteye ehil olmayan ellere emanet ediliyor.
Peşinden gidilmiyor, arkası aranmıyor…
Akrabalık bağları bile gevşeyip çözülüyor.
Ana babalar evlatlarına yabancılaşıyor.
Söylemenin tesiri olmasa da söylemek istiyor insan.
Bu sağırlığa sadece gönül değil vicdan da razı olmuyor.
“Sorulmayınca” iltihap topluyor yaralar.
Sesi duyulmayınca derinleşiyor mazlumun yalnızlığı. Bildiği halde bilmezlenenler, tanıdığı halde görmezlenenler, nice acı kahvelerin hatırını feda edenler zorlaştırıyor “insan olma”yı.
İlişkilerin de paranteze alınıp bekletilebileceğini sanıyor bazıları.
Hislerin dondurulabileceğini. Sevginin mazeretle sıvanabileceğini.
“Nerede kalmıştık?” diyerek yola devam edilebileceğini…
Ve Hazreti Mevlânâ’nın dilince, “dinlemek”le başlıyor insan olmak…
Zira ancak “insanın hikâyesi”ne açılmak sana, kendinden uzak düşmüşlüğün mesafesini ölçtürüyor.
“Dile kulaktan başka müşteri yok.” diyor Hazret.
Dinlemezsen anlayamaz, kendi kalbine yol bulamazsın.
Ancak dinlersen bir hikâyenin hem şahidi hem anlatıcısı olabilirsin!
DİNLE!
Ney gibi inleyen gönüllerden.
Hikâyeti de dinle, şikâyeti de.
Mademki insansın, işitmenin mesuliyetinden azade değilsin.
Duydukça değil, sustukça ölüyorsun.
Var olmayı seç!
“Geçen yılın kelimeleri geçen yılın diline aittir.” der T. S. Eliot.
“Yeni yılın kelimeleri yeni bir ses bekler” daima.
O sesi bul.
Düne ait kelimeleri dünde bırak.
Cesur ol ve bugün bize dünü unutturacak şeyler söyle.
Zulme verilecek cevabın yoksa sen de yoksun.
Var olmayı seç!
---



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder